Çinko Çaydanlık


Soğuk ve soğuğun ardından gelen kar, her sene olduğu gibi fukaralığın hatrını sormadan kapıları çaldı. Köy halkı, bu apansız gelişe aşina olduğundan kış hazırlıkları epey önceden başlamıştı. Ekmekler pişirilmiş, kurutulmuş, ambara kaldırılmıştı. Kavanozlara yazdan kalma günlerin lezzetleri doldurulmuştu. Askılarda biberler, patlıcanlar, bamyalar. Çuvallarda un, bulgur, ceviz, kuru fasulye, nohut. Ne ararsan değil; cepteki para neyi alabiliyorsa onlarla dolardı kilerler. Az ile çok; var ile yok hep bir arada olurdu. 

Güleç Gelin de az koşuşturmamıştı sonbaharda. Kâh sofadaki hamur teknesinin başında kâh iş evindeki ocak başında. Bir evin bir kızıyken, bir evin bir gelini oluvermişti. Her iş, ona bakıyordu. İş de eve yiyecek girmesiyle mümkündü. Gel gör ki; bu sahipsiz köyün bozkırında, taşında, toprağında nimet yoktu. Erkeklerin çoğu gurbetin meçhulünde çalışmaya mecburdu. Güleç Gelin de daha elindeki gelin kınaları geçmeden, kocası Kemal’i gurbete yolcu etmişti. Ne yaparsın, ekmek parası! Olsundu, sayılı gündü, elbet geçerdi. O sevdiği ile muradına erebilmişti ya, yollarını beklemek kolay olurdu. Böyle düşünüyor, avunuyordu. Onun kokusunu duyduğu odada, sabırla yolunu gözleyebilirdi. Niceleri sevdikleriyle evlenemezken gurbetteki eşi beklemek, o kadar koymazdı. “Beni Kemal’imle kavuşturan Allah’ım, onun gurbetine dayanma gücünü de verir,” diyerek dua ediyordu. 

Aklı gurbetin sancısına her takıldığında gelin geldiği günü hayallerdi Güleç Gelin. Yine bir kış günü, duvağında telleri, belinde kırmızı kurdelesiyle girmişti şu eşikten. Hoş geldin odasında (Güleç, gelinliğiyle ilk defa bu odaya girdiği için, odanın adına “Hoş geldin Odası” koymuştu) mavi çinko çaydanlığın sesini duymuştu ilk önce. Kuzinenin üstünde cızır cızır ıslık öttürüyordu. Öyle hoşuna gitmişti ki, hâlâ çaydanlıktaki su her kaynadığında kendisine has bir ezgi çalınıyormuş gibi yüzü gülüyor, o günkü gelinlik heyecanını hissediyordu. 

İşin, gücün, köy hengâmesinin ortasında hasretlik günleri nasıl geçiyor anlamıyordu Güleç Gelin. Sabah seher vaktinde gününe dua ile başlıyordu. Gözüyle değil; ama gönlüyle duyduğu, gördüğü Kemal’ine sağ salim kavuşmak için çokça yalvarıyordu. Daha güneş doğmadan kuzineyi yakıyor, üstüne mavi çinko çaydanlığı ve güğümü koyuyor, ardından mutfağa geçip kahvaltı tepsisi hazırlıyordu. Mutfak ile hoş geldin odası arasında sadece ufak, tahta bir sofa bulunuyordu. Birbirlerine uzak sayılmazlardı. Kuzinenin üstündeki çinko çaydanlığın ıslığı duyulurdu mutfaktan. Duyulurdu duyulmasına ama Çeçen Ana, yine de seslenirdi mutfağa doğru: 

-Güleç Gelin, Güleç Gelin! Su kaynadı. Çaya katıver hele. Güleç Gelin, Güleç Gelin! 

Çeçen Ana, sesine ses gelmedikçe susmaz; devam ederdi. Güleç de onun sesini duyar duymaz koşardı. Kayınvalidesinin sözünü ikiletmemeye çalışırdı. Onu severdi. Kemal’inin anasıydı. Çeçen Ana da Güleç’i severdi. Oğlunun kıymetlisiydi. Oğlunu gurbet ellere razı olmaya olmaya göndermişti; ama gelini yanındaydı. Güleç’i kızı bellemiş, sarıp sarmalamıştı. Güleç’te kendi gençliğini görüyordu Çeçen Ana. O da ayrılık hasretini senelerce en derinden yaşamıştı. Üstelik haberleşme imkânları çok kısıtlıydı o vakitler. Kocası; bilmediği yerlerden, bilmediği bir vakitte çıkıp gelecekti ki, kavuşabilsin. Ne acılar, ne hasret sancıları! Bunları hatırlayınca Güleç’e olan sevgi ve merhameti artıyordu Çeçen Ana’nın. Güleç’in gözleri uzaklara takılı kaldıkça, elini gelinin yanağına kondurup: 

-Geçer evladım. Adın gibi güleç yüzünü düşürme karalara. Sayılı gündür dolar, şimdi ayrılık var ise ardı vuslattır. Ben de senelerce benim beyi bekledim. Günler geçtikçe dayanılmaz sandığım hasretlik, Kemal’e gebe kalınca kolayladı. Ana olmana sebep, sevdiğinse; analık, eş olmaktan daha evla geliyor ruha.  

Çeçen Ana’nın şefkatli elleri; Güleç’in sırtında, yanaklarında, ıslak gözlerinde dolanıyordu: 

-Kemal gelecek. Gelecek Kemal. Benim Kemal’im seni hasretlikte koymayacak. Boynu bükük, gönlü kırık bırakmayacak. Gelecek. Bak, gör. 

Dedi ve başını önüne eğdi. Kemal’in babası Mehmet Ağa’nın gurbetten dönmediğini diyemedi. Yaşadıkları sanki kötü bir rüyaydı. Gelinine anlatıp da onun rüyasını da kötüye yordurmak istemedi. Siyah kuzine üstündeki çinko çaydanlığın ıslığı girdi yine araya. Çayın şifa vericiliğini hatırlattı. “Hadi, çay koy da içiverelim Güleç Gelin’im.” 

Güleç Gelin’in okuma, yazması yoktu. Köy öğretmeninden mektup yazması ve Kemal’den gelen mektupları okuması için yardım istemişti. Her hafta Cuma günü ders bittikten sonra okula koştu. Gözlerini kapattı, yüreğindekileri deyiverdi. Öğretmen de yazdı. Bazen güldüler, bazen ağlaştılar. Günler, böyle akıp gitti. Kar yolları iyiden iyiye kapattı. Evlerin önünde kardan geçitler oluştu. Saçaklardaki buzlar, her gece biraz daha uzadı. Kar, gece gündüz hiç durmadan yağıyordu. Pencereden bakınca her yer aynıydı artık. Her yer bembeyaz. Yollar, evler, çeşme, cami, okul. Hepsi, birbirinin aynısı. Sabah, akşam ağaran yolların üstüne düşen kar tanelerini saya saya yoruldu Güleç Gelin. Her gün saatlerce iş peşinde koşan gelin, bir anda yoruldu. Hâlsiz düştü. Bayıldı. Yemedi. İçmedi. Kemal, dedi. Gelmedi. Yataklara düştü. Hep sayıkladı: “Kemal, Kemal...” Kemal, yine gelmedi. 

Çeçen Ana korktu. Tezden ebeyi çağırttı. Yüreğindeki sevinç, aklına düştü. Ebeden müjdeyi aldı. Güleç Gelin, gebeydi. Nasıl da Hızır gibi yetişmişti bu bebe. Güleç’in tesellisi olacaktı. Son mektubunda hemen deyiverecekti Kemal’e. Peki cevap gelecek miydi? Olsun, mutlaka haber vermeliydi. Belki mektup değil de Kemal’i çıkıp geliverirdi. Fakat son üç mektubuna hiçbir cevap gelmemişti Kemal’den. Bir aydır ne mektup, ne telefon, hiçbiri yoktu. Rahmine sevdiceğinden bir can düşmüştü; ama aklına da deli saçması kuruntular, korkular çöreklenmişti. Bu sessizlik böylece sürüp gittikçe Güleç Gelin’in elindeki patikler, yelekler bitmez; bebek sandığına giremez oldu. Çeçen Ana biliyordu gelinin hâlini. Ne demeli, ne yapmalıydı? Elden ne gelirdi beklemekten ve dua etmekten gayrı? 

Kış bitti, bahar geçti, yaz geldi. İkinci ay, üçüncü ay, dördüncü ay, beşinci ay, altıncı ay kapkara bir sessizlikte geçti. Öğretmen gitti. Okul boşaldı. Gurbetten mektup gelmedi. Köyden gurbete mektup gitmedi. Güleç Gelin, sevildiğini unuttu. Unutulmayı öğrendi. İçindeki hareketler arttıkça anneliği daha çok hissetti. Artık gurbet günlüğü tutmaktan vazgeçti. Doğum gününe kaç gün var onu sayıyordu. Bir yandan Kemal’in sessizliğinden korkuyor, bir yandan da bu sessizliğe kızıyordu.

Çeçen Ana’nın hâli, gelininkinden de beterdi. Kocasından sonra oğlunu da mı yaban ellere kaptırmıştı yoksa? Güleç’e diyememişti beyinin gelemediğini; ama yollara, izlere baka baka aklı uçmuş, sayıklamaya başlamıştı artık. “Mehmet Ağa gelir birazdan,” 

-Ana, rahmetli babam nasıl gelsin? Etme! Kemal mi diyecektin? Gelecek inşaallah. Sen demiyor muydun, bizi yalnız bırakmaz Kemal diye. Gelecek.

Çinko çaydanlık ıslık çalıyordu. Çeçen Ana’da ses yoktu.
-Ana!

Güleç Gelin’de ne kendisine ne de anasına verebilecek teselli kalmamıştı “gelecek” ten başka. O teselli de her an boşa çıkıyordu. Tahta sofa, mutfak, hoş geldin odası, evdeki her bucağın canı kesilmişti âdeta. Tek ses, suyu eksik olmayan çinko çaydanlığın ıslığıydı. Artık o da kendi hâlinde şakıyordu. Anlamsızdı.

Fırtınalı, yağmurlu bir sonbahar akşamında çorba pişiren Güleç Gelin’in aniden sancıları arttı. Tahta kaşık elinden düştü. Tezgâha, duvarlara dayandı. Mutfaktan çıkmak istedi; ama yığılıverdi olduğu yere. Çok seslendi, bağırdı. Bağırıp yardım diledikçe rüzgâr hırslanıyordu. Eşiklerin, pervazların boşlukları ötüyordu. Yağmur damlaları evi deliyordu. “Ana yetiş! Yetiş ana!” Sesi havada asılı kaldı. Vazgeçti. Tepeden tırnağa acıya boğulmuştu. Ellerinin değdiği ne varsa sıktı, tırnakladı. Çığlıklarının arasından aniden bir ses duyuldu. Çaresizliğe doğan bir bebek sesi. 

Güleç Gelin’in elleri gevşedi. Derince bir soluk verdi. 

Çeçen Ana, bebek sesini duydu. Mutfağa geldi, taşlığa doğan bebeği kucakladı. Havluya sardı. Öptü, kokladı. 

“Kemal’im, hadi babanı bekletmeyelim. Tez elden gidelim.” 

Çinko çaydanlığın sesi kesildi. Mavisi siyaha boyandı.

-Esra Yüzer Aydın