Çok İleride, Çok Geride


Upuzun, kıvrımlı ve dar denilebilecek toprak yolda ilerlerken yolun iki tarafındaki uzun dikenlere değmeden koşmak kolay olurdu güneş her bir nesneye dokunmak isteyen çocuk kılığına büründüğünde. Fakat ay kocaman bir adam olarak doğmuştu sanki Benjamin Buttonvari. Güneşin kudretinin yanında ayın ışığı çok cılızdı. Ayağımı ileriye oynattığım her hareketimde kollarım ve şortumdan açıkta kalan bacaklarım kanla boyanıyordu. 

‘Devam etmek zorundasın!’ Aklımın içinde dolaşan ve sonsuz döngüye girmiş bu cümleyi şu an kilometrelerce uzağımda kalmış olan Will mi fısıldıyordu yoksa zihnim bir fikre sahip olmuş ve bana dikte etmeye mi çalışıyordu ikimizi kurtarmak adına, ayrım yapamıyordum. Tek bildiğim, vücudumun panik halinde gösterdiği işbirliğinin bile beni ölümden kurtaramayacağı karamsarlığıydı. Koşmayı, daha gayretkar adımlar atmayı becerebilmemdeki umut, pek de karamsar olmadığımı düşündürse de sanki koşan ben değildim. İçimden, ‘Ölümden, topukları kıçına değerek kaçan kişi ben olamam.’ diye geçirdiğim anda, aklıma anne ve babamın milyonlarca defa yüzümü değiştirmemle ilgili yalvarmaya varan ısrarı geldi, bunun başıma gelmesini engellemek için çabaladıklarını şu an fark ediyordum, sürekli onlara karşı gelmeye çalışan bir ergen gibi davranıyorken ölmem onlara haksızlık olurdu. Öte yandan Will ile bağlılık sözü vermiştik birbirimize, tıpkı geçmişteki insanlar gibi evlenip kumruymuşçasına bir evde tüneme fikri bize çok sevimli ve sonsuz gelmişti. Will’i bu halde bırakamazdım, pes edemezdim. Şimdi neden kendi hayatım için çırpındığımı anlamış, aslında kendi hayatımı başkaları için kurtarmaya çalıştığımı idrak etmiştim. Bulmacadaki son bilinmeyen harf ortaya çıktı diye birazcık huzur hissedemeden yeni bulmacalar düşüyordu önüme. Ve ben her bir bilinmeyen harfin bulunduğu çukurda yalpalayarak vakit kaybediyordum. 

“Neredesin Will? Daha fazla katlanamayacağım!” Tamamen odaklanarak mesajımın ona erişmesini ve beyninde kendi sesimin yankılanmasını bekledim. Teknolojiye güvenemeyecek kadar korkuyordum. Daima kullandığı ve tek-kişilik-uçan-evim diye isimlendirdiği sarı küçük aracının sesini duymayı umarak kulaklarımda yankılanan kendi kalp atışımın sesini kısıp çevredeki seslere odaklandım. Peşimdekilerin çok yaklaştıklarını biliyordum, aradıkları insanı bulabilmek için sergiledikleri bütün beceriye karşı koyabilmem mümkün değildi. Devlet başkanı ve kanunlar onların tarafındaydı. Halkı kendileri gibi düşünmeye zorlamışlardı. Kolayca manipüle olan binlerce insan benden nefret ediyordu ve her biri, beni güven sağlayıcılara teslim etmek için birbirleriyle yarışacaklardı. Yarın hala yaşıyor olmak dün sıradanken bugün mucizenin ta kendisi haline gelmişti. Hiçbir şeyin değişmemesinin mucizevi olabilmesi, gerçekten, tekdüzeliğe abartılı ve beceriksizce yapılmış bir yüceltme gibiydi. 

Metal köpeklerin aktif oldukları sırada çıkarttıkları sesi işittiğim anda ormanın içine daldım, her bir ağaç belirli aralıklarla dikilmiş ve dalları birbirine dokunmadan büyümüş olsa da çok karmaşık görünüyordu, kaybolmuş hissettim. Will’e yoldan ayrılmayacağımı söyleyen dilime lanetler okuyarak zihnime erişebiliyor olmasını diledim. Nerede olduğumu ona göstermeye çalıştım fakat ondan gelen herhangi bir tepki yahut duygu hissetmediğim için üzüntüyle koşmaya devam ettim. Artık ben bile nereye gittiğimi bilmiyordum ve Will beni bulsa dahi nasıl çekip çıkarırdı bu yeşil bulamaçtan hiçbir fikrim yoktu. 

Nefes almam güçleştiğinden önümdeki ağaca sırtımı dayadım,  güven sağlayıcılar ve beraberindeki metal köpeklere görünmemek için aşağıya doğru kaydım. Altımdaki toprak ilk defa bu kadar rahatsız ediyordu, o bile kalkıp koşmaya devam etmemi istercesine içindeki taşların en sivri olanlarını batırıyordu. 

‘Pes ediyorum. Burada tıpkı kendim gibi kokarken saklanabileceğimi düşünecek kadar yorgun ve salağım işte. Devam edemeyeceğim.’ Gözyaşlarımı tutamıyordum. En iyi ihtimalle ölmek en kötü ihtimalle ise işkenceye katlanarak ölmekten oluşan iki seçeneği düşündükçe bütün güzel hayallerim gözümün önünde siliniyordu. Gözyaşlarımı siler gibi siliyordum her birini. Bir ses duydum, metal köpeklere ait olabilecek mekanik bir şeyin sesiydi. Yaşadığım panikle paslı metal ve demir kokularını yoklamadan yerimden fırlayıp sesin aksi tarafına koşmaya başladım. Gerçekten beni bulmuşlardı. 

“Hey Niobe!” Will’in sesiyle olduğum yerde durdum. Sağ ayağım önde koşmaya hazır haldeydim. Bunun kandırmaca olacağı fikri aklımı deliyordu arkamı dönmeye cesaret edemiyordum. Çünkü karşımda bulacağım Will değilse 28 yaşımı göremeden ölecektim. 

Sadece kafamı çevirdim ve Will’in suratından önce içinde bulunduğu siyah aracı gördüm. Tam o anda gülümseyerek elini uzatmasaydı koşmaya devam edecektim çünkü Will’i daima içinde gördüğüm sarı aracını aramıştı gözlerim. Dopdolu bir nefes aldım vermeye çalıştığımda koca bir hıçkırık çıktı sadece. Bulanık bakan gözlerimle araca koşup kapıyı kapadığımda avucunun içine elimi alıp öptü.“Hepsi geçti. Seni Palibekha’ya halamın yanına götüreceğim. Orada herkesin aklı başına gelene dek kalacaksın. Senin suçsuz olduğunu anlayacaklar.” derken yola odaklanıp inanılmaz sessiz bir biçimde sürmeye başlamıştı. Tek bir ışık bile yakmıyorduk aracın içinde. Will’in çok gelişmiş görme duyusu aysız bir gecede bile fenerle geziyormuş gibi rahat hissettiriyordu.  

“Will, orada beni kabul etmeyeceklerini biliyorsun. Bizim gelişimiz halan da dahil birçok yerliyi rahatsız edecek.” 

Palibekha, kurallardan nefret eden, devleti ve her çeşit üstünlüğü reddeden, özgür ve fakir şehirlerden biriydi. Teknolojiyle ve değişmekle zerre ilgilenmeyen insanlar, doğdukları yüz ve bedenle ölüyorlardı. Sanki hayatlarının zor olmasından keyif alıyormuş gibi her şeyi elleriyle inşa edip, değiştiremediklerini ise hiç üzülmeden kabul edebilen 100 yıl öncenin geleneklerini yaşatmaya çalışan basit insanlardı. Bizler gibi istedikleri yetiye sahip olamıyorlardı. Onlar düz insanlardı. Bizse –onların olabildiği biçimde- insan olmak dışında her şey olabilen, fiziksel ve zihinsel yeteneklerle süslenen başka bir ırktık. Kendimizde beğenmediğimiz her bir özelliği değiştirme şansına ve hakkına sahiptik. Kişi sadece kendi rızası olursa değiştirebiliyordu. Başkasını değiştirmeye çalışmak büyük suç sayılıyor ve savunması dinlenmeden işkence ile ölüme mahkûm ediliyordu. Fiziksel özellikleri değiştirmek sıradan ve olağan kabul ediliyordu, sürekli değişen yüzleri tanımak diğerleri için kolay olsun diye yeni yüzümüz tanıdığımız bütün insanların beynine işliyordu. Sanki hep böyle var olmuşuz gibi davranıyorduk birbirimize. Palibekha gibi şehirlerde yaşayanların aksine bu yapaylığı bilerek ve isteyerek kabul ediyorduk. 

“Herhangi bir yazılı kural yok orada yaşamamanla ilgili. Biliyorsun, bize ulaşamayacakları tek bölge orası.” Gözlerimin içine kabul etmem için yalvarırcasına bakıyordu. Bulabildiği tek çözüm yolunu bulmuştu ve buna beni ikna edemezse burada öleceğimden emindi en az benim kadar. 

“Kast ettiğim beni kabul etmeyecekleri, Will. Onlar, bizden nefret ediyorlar. Nefret ettikleri için oradalar. Hem sen,  tatile gider gibi insanların sınırdan geçtiklerini hiç gördün mü? Beni almayacaklar ve haklılar.” Etrafımızdaki orman hala bitmemişti çok hızlı uçmamıza rağmen. Ağaçlar birbirine öylesine benziyordu ki aynı yerlerde dolaştığımızı düşünmeye başlamıştım. 

“Halamla konuştum. Seni misafiri olarak kabul etti. Diğerlerinin ne bok düşündüğü de umurumda değil.” Son cümleyi söylerken yarattığımız sessizliğe aykırı davranarak bağırdı. Çoğunlukla arkama ve etrafıma bakarak konuşmama rağmen yüzümü ondan tarafa çevirdiğimde gözlerinin dolduğunu gördüm. “Ölmeni istemiyorum.”

Doğduğumdan beri ne yüzümü değiştirdim ne de insanüstü bir güce ihtiyaç duydum. 18 yaşıma varana dek bunu diğerlerinden farklı olmak için yaptığımı zannediyordum. Çünkü herkesin aksine ben insanların eski görünüşlerini ve yetisi olmadığı hallerini hatırlıyordum. Herkesin benim gibi bunun farkında olduğunu zannettiğim yıllar kolay geçmişti. Çocuktum ve söylediklerim sayıklama gibi geliyordu diğerlerinin kulaklarına. Fakat 6 yaşımdayken bir gün annem olduğunu iddia eden bir kadının evimize gelip onun gibi davrandığını gördüğümde durumun hiç kolay olmadığı gerçeğiyle yüzleştim. Babamın annemi aldattığı konusundan emindim ve annemin eve dönmesini bekliyordum. 2 ay boyunca her gün odamın penceresinde bekledim. Birlikte çekildiğimiz fotoğraflara bakıyor ve annemin yüzünü unutmamaya çalışıyordum. Ama o hiç gelmedi. O şekilde hiç.  

“Sence neden insanların dönüşümlerini fark etmen devlet için önemli? Yani, anlamıyorum Niobe. Belki annene hamile kalması için verilen sıvılardan bazıları eksik veya fazlaydı ve bilmiyorum… Böyle oldu. Bunda ne var anlamıyorum. Bu seni tutuklamaları için geçerli bir sebep değil!” Tanıdığımdan beri değişmemiş olan suratına baktım. Gerildiğinde homurdanmaya başlamadan önce yanaklarını şişirmesi hoşuma gidiyordu. Tüysüz cildinde görüntüsünü sertleştiren kalın kaşlarını ve upuzun kirpiklerini kırpıştırmasını izledim. 

“Bir tahminim var Will. Yıllarca bunu gözlemleme şansı elde ettim.” Ormandan çıkmış, son hızla evlerden ve çok kullanılan yolların ötesinden uçuyorduk. Palibekha’ya çok yaklaşmıştık.  

“Devletin, bizim istediğimiz insana dönüşmemize yardım ederken aslında bizden her seferinde parça parça kimliğimizi, kişiliğimizi aldığını düşünüyorum. Tek tip insana dönüştürüyor bizi o yenilikler. Fakında değil misin, güzellik algısını daima değiştiriyorlar. Herkes aynı kalıba büründüğünde ‘Aa şey, siz bilmiyor muydunuz, şu an düşük burun ve çekik göz daha çok tercih edilip beğeniliyor.’ denilerek insanları tekrar tekrar değişime mecbur bırakıyorlar. Bu standartları yapan onlar. En çok değişen, en çok beyni silinen kişi oluyor. Sonrasında ne yapacaklar bir fikrim yok Will. Fakat yeti edinmeye gidenlerde de aynı şey gerçekleşiyor. Bütün arkadaşlarımın gittikçe suyu sıkılmış portakal gibi acı ve çirkin bir kabuktan fazlası kalmadığına kendim şahit oldum.” Yüzümü yere eğerek konuşmaya devam ettim, çünkü bu söylediğimle çılgına döneceğini biliyordum. “Ve ben bu ihtimallerden, geleceğe dair endişelerimden danışmanıma bahsettim Will. Gerçekten konuştuğumuz her şey söz verdiği gibi aramızda kalıyordu ama ben… Yanılmışım. Özür dilerim.” dedim. 

Will’in sesini yükseltmesini bekledim, uzun bir süre sesini çıkarmadı. Yolun kenarındaki çeşitli çiçeklerin güzel kokuları burnuma değiyordu. Parfüm gibi sahte olmalarına rağmen iyi hissettiriyordu. 

“Halledeceğiz. Durum her neyse, üstesinden geleceğiz.” dedi elimin üstüne elini koyarak. Gözünü yoldan ayırmamıştı bunu söylerken. Bakmayacağını bildiğim için kafamı salladım.

Furixya Hala’ya geleli tam beş hafta olmuştu. Zannettiğim gibi kötü şeyler yaşamadığım için her sabah kalktığımda hayret ediyor, her gece uyurken de umutsuzluğa kapılıyordum yarın beni kovacakları endişesiyle. Will beni bırakıp geri dönmek zorunda kalmıştı çünkü benimle yakın olduğunu herkes bilirdi ve devlet en az bir kez değişim geçirdiği için Will’in izini kolayca bulabilirdi. Gittiğinden beri halası vasıtasıyla iletişim kuruyorduk çünkü Furixya Hala  -eski insanlar gibi- büyü yapabilen tek kişiydi. Ve büyü de sadece ‘insanların’ dünyasına ait olduğu için gayet güvenilir bi yoldu. Fakat hala, bunu yaptıktan sonra çok yorulduğundan dolayı sadece üç kez görüşebilmiştik. En son görüşmemizin üzerinden bir hafta geçmişti ve gelen haberler hala kötüydü. Beni aramadıkları yer kalmamış, Wiil, annem, babam ve birkaç arkadaşımla konuşup nerede olduğumu öğrenmeye çalışmışlar. Wiil’in söylediğine göre, başkan her geçen gün daha da öfkeleniyormuş halkın önünde  beceriksiz konumuna düştüğü için. 

Elimdeki kağıda burada yaşadıklarımı yazdığım sırada odamın kapısı çok sert bir biçimde açılıp duvara çarptırıldı. Hala yaşlı biriydi ve terliklerinin sesini o gelmeden duyardım daima. Kafamı çevirdiğim anda ayağıma atlayan metal köpeği gördüm. Ne olduğunu anlamadan küçücük odanın içine çok fazla sayıda güven sağlayıcı girdi ve odam kar beyazına büründü üniformalarının rengiyle. Hayretten açılmış ağzımı kapatamıyordum. Beynimin içinde benimkine benzer bir ses, sürekli nasıl sorusuyla çığlık atıyordu. Buraya nasıl girebildiler? Beni nasıl buldular? 

Gözlerim beyaza alışıp, diğerlerini ayırt etmeye başladığında, Hala’nın beni kimseyle tanıştırmamak gibi kati bir fikri olmasına rağmen iki gün önce evde lavaboyu bulmaya çalışırken odama dalan mahcup yüzlü adamı gördüm. Onunla ilk karşılaştığımdaki mahcup ifadesi yok olmuştu. Mavi gözlerini kocaman açmış alay edercesine bakan ve artık yaşlı görünmeyecek kadar dik duran birine dönüşmüştü. Bu o değil gibiydi. Fakat kirli bir ayna ne kadar parlatılsa da bazı çizgiler silinmiyordu.  

“Sen... nasıl?” diyebildim sadece, soracağım tonlarca şey vardı ama durumu anlamaya başlamıştım. Sınırı kimse geçemez sanıyordum. Fakat devlet başkanı bir şekilde bu adamı, buraya sokabilmişti. 

Upuzun bir süre konuşmadan yüzüme bakarak durdu karşımda, kafasını sağa sola sallayarak gülümsedi ve sonra eliyle yanındaki kartoplarına işaret verdi. Ben beyazla kör olana dek yaklaştılar.

-Tuğçe Keleş