Kaçabilme Sanrısı


Uzun boylu bir adam yürüyor kaldırımda… Uzun boynunu ayaklarını vura vura yürüdüğü kaldırımların taşıyamayacağını hissedercesine yürüyor eğik ve iki büklüm. Sokak aralarında geziyor, camdan ayaklarını sarkıtan çocukları izliyor ama araba camlarında beliren suretini ise bir türlü fark edemiyor. Fark etmekte pek istemiyor. En çok kendini unutmak istercesine izliyor etrafı… Annesinin eteklerine yapışan çocukları, ne sattıklarını anlayamadığı seyyar satıcıların seslerini, korna seslerini, hızlı hızlı yürüyüp yanından geçen insanları … Karıncaların ayak seslerine dahi kulak kesiliyor. İçindeki gürültüyü duymamak için verdiği çabayla bir ediyor ayak tabanlarını… Tabanlarını eskitiyor, eskitemediği sesleri susturmak için yürüdüğü yolların hesabı bilinmiyor. Uzun boylu adam yürümeye devam ediyor. Bilmem kaç kez yürüdüğü bu yolları ilk kez yürürcesine dikkatli… Cebinde dünden kalmış bir simit bir de kendisi yürüyor. Ayakları eskimiş tabanları bir köşeye doğru istikamet buyururken denizin kokusunu yeni yeni alıyor. Denizin ucunda bir bank. Bir kendisi bir de dünden kalan simit… Kalan onca şeyin ağırlığı onunda kalmasına sebep oluyor. Banka oturuyor. Elindeki bayat simidinden bir ısırık alıyor. Bayat ve mayhoş tadı ağzındaki lokmayı iki kat süreyle yutmasına sebep olurken içinde biriktirdiklerinin tazeliğini yitirmiyor oluşu canını öylesine yakıyor ki, simidi yutmak gittikçe güçleşiyor. Boğazında düğümlenen lokmalar bu uzun adamı yoruyor. Bilmiyordu ki o düğümler kaçtığını sandığı acılarının ev sahipliğini yaptığı birer tokmak gibiydiler…

Nasibim değilmiş diye martılara uzanıyor eli, avucundaki kadersiz kader çizgilerini uzatıyor kuşlara. Kuşlar sanki hep bu anı kolluyormuş gibi hemen yanında bitiveriyorlar.

Kuşlar nasiplerini almış olmanın rahatlığıyla süzülüyorlar göğe. Uzun boylu adam ayaklarını bankın dışından denize sarkıtıyor. Kuşların pervasızlığı öyle hoşuna gidiyor ki kendisini öylece bırakmak belki uyumak ve bir daha uyanmamak istiyor. Ne çok gitmek istiyordu buralardan. Ne kadar uzağa gidebilse o kadar kaçabilecekmiş gibi geliyor kendisinden. Eskittiği tabanları ne iyi biliyordu bu arzusunu. Uzun uzun seyrettiği denizin dalgaları hırçınlıklarını daha fazla içinde tutamayıp paçalarına yapışıyor. Hiçbir zaman cesur dalgalar gibi hesap soramamış ve kimsenin eteğine yapışamamış olan bu adam birden havaya zıplıyor. Paçaları sırılsıklam ayakta dimdik kalakalıyor. Hareketsiz kalıyor olmaya alışık oluşu onu zorlamıyor belki ama hırçınlığını saklamayan yine o cesur dalgalar haddini aşıp boydan boya ıslatıyor adamcağızı.

İliklerine kadar ıslanan adam dalgaların üstüne yürüyüp bağırmaya başlıyor. Öylesine bir öfke çıkıyor ki içinden az önce beslediği kuşlar kabahati kendinden bilircesine ötüşmeyi bırakıp ayaklarını karaya vuruyorlar.

Kaçtığını sandığı varlığı yakasına oradan da paçasına yapışan adam yorgun düşüp yatıveriyor soğuk kumlara. Rüzgar ıslak bedenine üflüyor. Nedenini çok sonra anlayacağı daha önce hiç olmadığı kadar derin bir uyku çekiyor yorgun yüreği. Yeni tabanlı ayakkabılarıyla araba camlarında beliren suretini fark etmeye başlayacağı zamanı bekliyordu iyileşiyor oluşunu fark etmesi…

-Orhan Bilen