On Beşimde Bin Ev


Göz kapaklarıma toz, göz altlarıma kar dolduğu zamanlarda uyandım uykumdan. Bir çocuk nasıl öğrenir aşık olmayı? Ben şu ufacık bedenime sadece sokağı sığdırabildim. Çünkü mecburdum. İnsan ister istemez mecbur kalır ya alışmaya. Farklı bir şehre taşınırsın, alışmaya çabalarsın. Benim taşınma olayım haftada dört kez meydana geliyor. İnsanlar şehirden şehre taşınırken ben mahalleden mahalleye taşınıyorum. Meğerse dört yıldır aşılanmış göz perdelerime sokak lambalarının ışığı, yeni haberim oluyor. Mecbur kalmadıkça ellerimi kimsenin tutmasına izin vermez oldum. Kendi kendime ısınabiliyorum artık. Kendi kendime gülebiliyorum. Bir sokağa yerleşiyorum ve hayatımda olmasını istediğim tüm insanları oraya taşıyorum. Parklar görüyorum ebedi. Hiç gelip oynayamadım arkadaşlarımla. Parklar gördüm ve parklarda sabahlamaları vücudumda hissettim. Günübirlik semtler keşfederken hayalimdeki evimi barkımı omuzlarımda kristalleştiriyorum. Bir sokakta en fazla çöp atılan yerleri adım gibi biliyorum artık. Topladığım kartonlarla akşamında kulübe yapıp sabahında eşyasız satılık evimmiş gibi satıyorum. Kaç artı bir bu mahalle? 

Birkaç sokak aşağıdaki, sarıya çalan saçları güneşim, gülümsemesi bana ev olan onu gördüm. Eylüldü kışın ortasında bana hayat. Önce ayak bileklerimden başlayan uyuşmayla parmak uçlarımı dahi hissedemez oluyordum. Üstü başı yamalı bir hayata kimi dâhil edebilirdim ki? Ya da kim dahil olmak isterdi. Sokakları mesken edinmiş birini, insanların yoksulu görmezden geldiği gibi o da görmemekte ısrarcıydı bir hayli. Çöp tenekesinde bulduğum iki numara büyük pabuçlarımın ayaklarımda su toplamasından ziyade en çok da, Eylülün yanından geçtiğim sırada alaycı bakışları çökerdi kirpiklerime. Dargın ellerim sığıntıydı ceplerimde.

Sabaha varmadan titreyerek uyanışımın yanı sıra bugün hayatta kalacak mıyım düşüncesi kurcalıyor aklımı. Kahvaltının tam tanımını bilmesem bile aç yattığım günlerimi unutmuyorum. Yığınla topladığım hurdaları satıp, harabe evimin parasını biriktiriyorum. Soğuğa direnen tenime aldırış etmeden hurda ve karton arayışımı sürdürmekteyim. Gözümü nereye çevirsem bin bir farklı bedenlere rastlayıp içlerindeki benim varlığımı hesap etmenin derdindeyim. Bu insanların umurunda mıydı mücadelem? Ya da kaç insanın hafızasına kazınmıştı hayat ile mücadele etmeleri? 

Şimdi bir sokak lambalı dar yolu adımlamaktayım. Üzerimde gece, ellerim yine ceplerimde. Sokakta büyüyen bir çocuğu kimse korkutamaz gitmekle. Ezbere bildiğim kaldırımın, parke taşlarına uzanıyorum çoğu zaman. Böylece gök, yüzüme ilişiyor. Yıllardır görmediğim anne ve babamın hayalini kurcalıyorum yıldızların arasında. Aklımda kalan birkaç surat ifadeleri, bir de hayalime yaslanan ses tonları. Annemin ağlamaktan kızaran gözlerine gülüşünü asarak veda ettim. Bu benim ilk yenilgim. Bilirsen beni, hatırlarsan, ben iyiyim anne. Kaldır yüzünü göğe, ben şu sondaki yıldızdayım yine. Gece ayazından avuçlarıma insanların bakmaya tenezzül etmediği kir bulaşmış yüzümü kaçırıyorum. Sabahına yıktığım, gök manzaralı evlerimin duvarına kurduğum hayali beyaz perdemde hayallerimi oynatıyorum. Her gece başka gösterim, her duvarımda gişe rekorum.

 Gözlerimi açtığımda aydınlanmaya yüz tutmuş günün ağarmasını yokladım alnımda. Beni bekleyen onlarca semtin ve şehrin hengâmesine karışmaya, kalabalıkların kimsesizliği olmaya ramak kala, kartondan inşa ettiğim evimi temelinden tekmeleyerek söküyorum. Hiçe bulanan içli bir çocuğum. Dağılmadım ki toparlanayım. Pazarın kapanışında atılan çürük domatesleri doldurdum ceplerime, yine hırsız edasıyla bakılan gözlerin hedefindeyim. Esen rüzgara aldırış etmeden adımladığım yolların yolcusuyum belki de. Sokaklarında koştuğum bu şehrin, hayatın önüne attığı yemim sadece. Üzerime çullanan başka mahallenin çocuklarıyla girdiğim kavgada bilerek yeniliyorum. Kazandığımda düşmanları olacağım, kaybettiğimde ise baktıkları boşluk. Üstüm başım yırtık paçavradan ibaret. Özenmiyorum da değil şimdi, annesinin elini tutan, yepisyeni kıyafetleriyle sokakta saklambaç oynayan çocuklara. Yorulduğumda minik ellerimle sürüklediğim kağıt dolu çuvalımın üzerine oturuyorum. Anneleri parkta oynayan çocuklarla arkadaş olmama izin vermediği için, geceleri kapıyorum boşalan salıncakları. Saklanıyorum, saklandığım yerden sobeleniyorum. Ait hissetmediğim yerlerden sürgün ettim pabucumun vurduğu ayaklarımı.

Boşa geçen bir ömrün yerle yeksanıyım. Yıkılan karton evlerimin enkazlarına gömüldüm. Yanımdan geçmemek için kaldırım değiştiren insanlar yüzünden korkuyorum kendimden. Bu kadar mı kötüyüm onların gözlerinde. Nefret edilecek hiçbir şey yapmadım oysa. Dışlanışımı da aldım omuzlarıma. Yokuşunu tırmanamadığım yolların sere serpesi olup yerlere serildim. Silemedim bahtımın karasını. Ucuzlayan değil de, çöpe atılanların peşinde sendeliyorum. Titreyerek uyandığım sabahlarda, yorgan misali üzerime örtülmüş karın buzullarına dokunan güneşin ışığını seviyorum. Şikayet etmiyorum, değişmeyecek ne varsa kabullenmek zorundayım. Zorunda bırakıldım. Elimden tutan hiç olmadı, badirelerden tek başıma çıktım. Derme çatma evimin parasını denkleştirdiğim vakit belli olacaktı yerim yurdum. Öyle lükse kaçan ev değil hayalim. Rüzgardan devrilmeyen duvarları olsun. Bir de kapısı, penceresi. Taş duvarlara geçemem biliyorum fakat barakadan bozma, ahşabına ihtiyarlık sinmiş ev kâfi. Rüyalarımın çelişkili halidir annem. Varlığına inanırım uykularımda. Olmayışına uyandığımda büyür yaşım. Koca adam oldum tek başıma. Sokakların üvey evladıyım. Hala haylazım biraz, fırlamanın önde gideniyim. Geri nasıl dönerim bilmiyorum, sanırım geri dönemeyecek kadar uzağım artık. Dönsem bekleyenim yok, kalsam fazlalığım. Karton, kağıt, hurda toplayan bir çocuğun kaç hayali olabilir ki? Benim hayallerimden çok, hayatta kalma çabalarım var. İnsanların bana acıyarak bakmalarına alışmış gibi davransam da, ileriki köşeyi dönünce çöküp ağlıyorum duvarın dibinde. Aklımı irdeleyen düşüncelerden kurtulmaya çalışırken bir taraftan da para edecek hurdaları gözlerimle kesiyorum. Hayatta kalma çabasına istinaden soğuğun cabası. Marketlerin attığı boş karton kutularını izinsiz aldığımda kızacaklar korkusuyla her zaman sorarak alıyorum. 

Kimseden incelik görmeden, aksine her zaman dışlandığımı hissederek yaşamaya devam etmek zorundayım. Belediyenin temizlik görevlisi, sokaklarımızı temizleyen ağabeylerimizin yufkadır yürekleri. Bazen buldukları boş karton kutuları benim için saklarlardı. Çöp tenekelerine tıkılan giysileri sağlam bulmak zor, ya düğmesi kopmuştur ya da vardır yırtığı mutlaka. Kışın ortasında pinekliyorum yalınayak ayaklarımın üzerine kurduğum bağdaşta. Soğuğun tenimi yakan hissiyatını duymak istemiyorum. Açlığın başıma vurduğu zamanları uyuyarak geçirmeye çalışıyorum. Mide bulantılarımda festival havası kol gezerken, kararan gözlerimin bozduğu dengemi sabit tutmaya çalışıyorum. 

**
 Geçen gün çöp konteynırın yanında bulduğum kovboy şapkasını takarak yürüyorum sokaklarda. Ama ne gülüyorum. Bunca şeylere rağmen dudaklarıma firketeyle tutturduğum bu gülümseme de neyin nesi? Kovboy şapkası nasıl takılıyordu? Hangi yönü düzdü, bilmiyorum. Aslında düşündükçe bildiğim hiçbir şeyin olmadığı kanaatine varıyorum. Neden bilmiyordum hiçbir şeyi? Belki topluluk içine karışsam öğrenebilirim. Geçen yaz günübirlik çalıştığım pastanedeki televizyonda ekonomik krizlerinin meydana geldiğini, doların yükseldiğini görmüştüm. En iyisi hiçbir şeyi bilmeyeyim ben. Benim param gömlek düğmelerim. Benim param gülüşlerim. Kimin yüzüne pişkince sırıtsam ağzımın açıldığı hacim kadar kalbini alıyordum. Parlayan gözlerime adeta tüm insanlıkları yüklüyordum. Dinlenmek için duraksadığım bu yolda önümdeki bulmaca misali sapakların olduğunu fark ediyorum. Yolun bittiği kısımdan dört farklı yöne taşlıklı yollar uzanıyor. Ne zamandır buradayım, ilk defa böylesi yollar görüyorum.

 -Sence hangi yoldan gitmeliyim anne?
 +Hangi yoldan gidersen git, bu yollar senin hislerine göre şekillenecek oğlum.

 Elimi kalbimden çekip gözüme kestirdiğim ilk sapağı adımlamaya başlıyorum. Az ilerisinde palyaço ekibine rastlıyorum. Biraz ilerisinde de karınca yuvası gibi görünen panayıra. Bu bir ileri bir geri sallanıp duran devasa şey de ne?  Heyecanım git gide artmakla birlikte fal taşı gibi açılan gözlerimin bebekleri ışıl ışıl. Başımı nereye çevirsem gürültü, gözlerimi nereye iliştirsem rengarenk. İçimdeki çocuğun elinden tuttum. Hiç bu kadar büyük oyuncaklar görmemiştim. Anladığım ama bilmediğim, daha önce duymadığım panayır şarkılarını iç organlarıma kadar hissedebiliyorum. Biraz ötedeki çarpışan arabalara takıldı gözüm. Yolda yürürken çarpışan insanların kızgınları yoktu. Çarpışmaktan çekinmez kılıyordu çarpışan arabalar. Hayranlıkla, ağzım aralık durmadan geziyorum. Silahlar görüyorum, oyuncaktan. Kuvâ-yi Milliye destanı gibi.. İnsanların ellerinde bir silah, balonlara ateş ediyorlar. Her patlayan balon kulaklarımda çınlıyor ama birbirinden farklı renkler oluşuyor gökyüzünde. Bir anlık zengin oluyorum. Bir anlık cebimde biriktirdiğim düğmeleri patlamış balonlardan yaptığım gömleğe dikiyorum. Kovboy şapkamı gören atlar, onların sahipleriymişim gibi doluşuyor etrafıma. Burada diğer dünyadaki gibi çocuklar artık ölmüyor. İnsanlığa nihayet bu sapakta rastlıyorum.

Aklıma bir soru takılıyor. Bu sapak böyleyse diğer sapaklarda neler var? Bu yaşantıyı bırakmak istemiyorum çünkü korkuyorum. Ya kara bulutların yağmurları başımı delerse? Ya yağmur damlaları silerse gözlerimi? İçime aniden gitmek doğdu. Buradaki her şeyi çok sevmiştim fakat diğer sapaklarda nelerin olacağı konusunda hiçbir fikrim yok. İçimde büyüyen heyecana engel olamayıp oradan ayrılmaya karar verdim.

Şimdi yol ayrımlarının olduğu yerdeyim. Tüm ayrımlara gözlerimi kaçırmadan sırayla bakıyorum ve karar vermekte oldukça zorlandığımı fark ediyorum. Önce ayaklarım bataklığa battı, ardından da ellerim dağ gibi kayaların altında kaldı. Belden aşağım ağaç kökü, belden yukarımsa bir rüzgarda kopan ağaç dalı oluverdi. Saçlarımda karışan gök gürültüleriyle fikirlerimde biten şimşekler avuç içlerime işledi. Bakadurduğum sapaklar birbirleriyle bağlantı kurarken gitgide gözlerim kararıyordu. Acelesi olup da yarısı dolu çay bardağını fondiplemeye çalışan insan gibi bedenim yere itekleniyordu. Köstekleniyordu ruhumun ezgileri taş parçalarında. Gittikçe kararan gözlerime güneşler sığdırdım. Sönük güneşin altında ateşler yaktım. Parıldayan aydan sefalet istedim; ona tüm kaynağını verdi. Sarı ışığa beyaz kattı gözlerimin feri. Feryatlar içindeki ellerim kabinlerde kaldı. Şimdi bedenimi zemine emanet ederken toprak kokuları burnumda bahçeler açtırmakla meşgul. Birazdan söylenen tüm sözlerin yalanlanmaya lanetlenmiş hali vardır üzerimde. Körüklenen her hayalin olanaksızlığı nefsi müdafaayla orantılıdır, kim bilir. Belki de olur olmadık yerde, sapakların ortasından asfaltlar fışkırır. Sapak, sapak olmaktan çıkar; yerlerine holdingler kurulur. Merkez binaları birkaç esnafı selamlar, pişkince. Bakışlarım gidip geliyor ve ben her şeyi bulanık görüyorum. Zehirlenmiş gibi fikirlerim, düşüncelerim. Birkaç şarap kadehinin üzüntülerimi eritip ruhumu sükun ettiği gibi ben de kamaşıyorum. Saniyeler ilerledikçe kat kat karmaşık bir hal alıyorum.

**
Gözlerimi açtığımda bir sapağın tam ortası, çayır çimenlik karşılıyor beni. Çimenlerin hafiften birayı anımsatan kokusuyla kaldırım arıyorum. İleride gördüğüm kalabalık bir çarşıyı çağrıştırıyor. Merakla uzanadurduğum yerimden doğrulup kalabalığa yaklaşıyorum. Burası aynı bizim mahalle. Bana mı öyle geliyor yoksa. Aynı yaşantımı yaşıyorum, elimde bir el arabası ve çöp kutusunun hemen yanında.. Ne insanlar beni umursuyor ne de ben insanları umursuyorum. İnsan dolusu mahallenin içerisinde benim el arabam da kalabalıklaşıyor. İnsanlardan arda kalan ufak tefek eşyalar tüm bedenlerin birbirine karışmasını sağlıyor. Halbuki şu arabamda bir insan ordusu mevcut. Böyle olmasından fazlasıyla korkuyorum. Bu halde olmamdan ve kalabalıkta karışıp gitmemden fazlasıyla rahatsızım. Farklı bakışlardan, farklı kumaşlardan gürültülüyüm. Annemi ve de babamı göremediğim için biraz da öfkeliyim. Peki kime kızgınım? Kime kırgın olmam gerek? Kızgınlık nasıl bir şey? Kızgın olmak için kime suçlu süsü vermem gerek? Ne bileyim ben! Fikirlerim düşüncesizliğimdendir mütemadiyen, kim bilir. Ya korkularımsa bu sapak? Ya korkularımsa yaşantılarım?

Çok merak ettiğim için etrafı dolaşmak istediğim kesin. Yaşantılarımdan farklı bir şeye rastlamak istiyorum. Evet, korkularım belki de yaşantılarım olabilir. Ama korkularımın, bulunduğum bu durumum ile karşılaşmasına hazır değilim. Çıkış yolu aramam gerek. Çıkış yolu aramazsam korkularıma karışacağım. Şu ana kadar sadece ilerisini görebiliyorum. Sağımı, solumu bilmiyorum. Karşıma nelerin çıkacağını bilmiyorum. Hayatımın korkusu, korkularımın sırdaşı olmak istemiyorum. Verdiğim karar ile sol tarafıma doğru yola çıktım. Her şey olduğu gibi duruyordu. Yıkılmaya gün sayan bakkalın günleri olduğu gibi duruyordu. Başımdaki şapka başta olmak üzere üstüme geçirdiğim gömleğim bile çöp kutusunu, ait olduğu yeri hatırlamıştı. 

Sağıma doğru döndüğümde gökte beliren gök kubbe minareleri güneşle konuşuyordu. Yürüyorum, yürüyorum ve yine yürüyorum. Yürümek uçmamı sağlıyor. Yürümek, bastığım toprak parçalarına soyadımı gömdürüyordu. Arabaların birbirlerine bağırması ve her arabadan aynı kızgın ifadelerin çıkması gözümden kaçmadı. Nesnelerin can çekişen bahislerini insanlar yönlendiriyordu. Apaçık belliydi. 

İki saat yürümemin ardından geriye dönmem gerektiğini fark ettim. Sağımda, solumda ve önümde yaşantılarımla bağlantısız olan hiçbir şey yoktu. Bir tek geriye gitmek kalmıştı. Ayaklarım, bilenmiş bıçakla denizi yontuyordu. Şimdi derin sisler içerisine giriyorum ve bir sapak belli belirsiz gözüme ilişiyor. Biraz ilerliyorum, hemen yanında bir sapak daha. Her şeyin başladığı yerdeyim. Yüzümdeki çelimsiz şaşkınlığı saklayamıyorum. Korkularım o sapaktaki yaşantımda değil, başlı başına yaşantım korkularımdı. Benim korkum kendi yaşantımdı.

Etkisinden çıkmamış, düşüneduran halimle girmediğim üçüncü sapağa doğru adımlamaya başladım. Daha başka neler olabilirdi? Bir yanım merak ediyor, diğer yanımsa karşısına çıkacak olayları kaldırmayacağına inanıyordu. Uykusuzluktan kızaran gözlerimle sapağın içerisine daldım. 

**
Gece ayazında sokakta gezinen bir çocuğa daldı gözlerim. Perdenin arasından, pencerenin hava kaçırdığı soğuğuyla irkildim. Camı açıp yolda yürüyen çocuğa bu havada, gece yarısında ne aradığını sorduktan sonra onu eve davet ettim. İlk başta soğuktan açamadığı ağzıyla itiraz etmeyi denedi fakat telaffuzu ne kadar iyiye işaret olsa da benden geçmedi. İçim el vermedi. Halinden düpedüz belliydi. Bir evi, parası olmadığı anlaşılıyordu. Dayanamadım, kapıya koşup onu zar zor ikna ederek eve çağırdım. En azından sabaha, günün doğuşuna kadar kalmalıydı. Benim de bir çocuğum var ama yanımda yok. Nerelerdedir? Ne yapıyordur? Yaşıyor mudur? Gibi sorular yüzünden defalarca hasta olmuştum. Ona, çocuğuma karşı özlemim yıllardır dinmedi.

Önce oturmaya yeltendiği koltuğa battaniye ve yorgan serdim. Ardından hızlıca en kalın hırkamı şimdilik ısınması için eline tutuşturdum. Aceleci ve meraklı görünmem onu bir hayli etkilemiş olmalı ki karşımda hiç konuşmadı. O kadar acele etmiştim ki yüzüne tam olarak bakmaya fırsatım dahi olmamıştı. Kocam beni terk ettiği günden beri kullanmadığım çaydanlığı çıkarıp çay demlemek için gerekli hazırlıkları yaptım. Çayı pişirmek için ocağa koyduğum sırada o, oturma odasında, sobanın yanı başındaki koltukta ısınmaya çalışıyordu. Beş dakika sonra yanına gittiğimde ayaklanmış, dolabımın üstündeki fotoğraflara gözleri dalmış bir şekilde baktığını gördüm. Yanına doğru adımladığım sırada yüzünü bana çevirdi. Kirpikleri gözyaşına bulanmış, şaşkınlıkla bana baktığı sırada onun ağlamasına dayanamadım ve yanağından akan gözyaşlarını elimle sildim. Gözlerimi ilk defa gözlerinin içine sabit tuttum. Kimdi bu çocuk? Nereden esti de buralara geldi? Gözlerinden anlamak istiyordum. Gözleriyle bakışları bana çok tanıdık geldi. Hem de öyle bir tanıdık geldi ki, tanıdık gelmesiyle beraber ettiğim duaların cevabı da gelmişti meğerse. Tam karşımdaydı. Bir cırcır böceğinin; eşini bulması için en güzel şekilde söylemeye çalıştığı şarkıyı söylemesi gibiydi. Eşinin, şarkı söyleyen cırcır böceğini benimsediği gibiydi. Direklere asılan balonların ağırlığını direklerin benimsemiş olması gibi aynı şekilde onun kokusu burnuma iliştiği sırada burnumun direkleri bir o kadar benimsemişti. Burnumdan geçen kokusu tüm uzuvlarımı baştan yaratmıştı. Kapının boşluğundan şimşeklerin selleri harmanlanıyordu. Ne zaman bir şimşek çaksa, kapıyla etkileşime giriyor, ahşap, baştan sona kıvılcımlanıyordu. Elimi kaldırıp karşımdaki çocuğun saçlarına dokundum. Ona sahiplenmiş olsam kırk yıl uğraşıp zar zor saçlarından hayal kırıklıklarını ayıklayabilirdim. Umutlu ellerim hayal kırıklıklarını yokladı bir müddet. Ardından da omuzlarına doğru iniverdi. Kemiklerine dek hissedebildiğim bu çocuk, yorgun gözlerime bir armağan gibiydi. Çok değiştiği her halinden belliydi fakat hayal gücüme tanıklık ediyordu, bu doğruydu. Boyu iyicene uzamış, bakışlarındaki anlam ise sırtına aldığı seneleriyle bir o kadar çelişkili hale gelmişti. Kirpikleri, kararlılığını gözlerinden esinlenmiş, düpedüz yaşamın bozgunluğunu bırakamamıştı avuçlarından. “Oğlum!” demeye gücüm yetmemişti, edememiştim bir laf. Sıkıca sarılamazdım ki şaşkınlığım beni bir adaletin kuyusuna her saniye çekiveriyordu.

“Anne” dedi. “Ekmeğin üzerine sürmelikten var mı?” 

“Olmaz mı hiç canım oğlum benim. Sen iste yeter.”

Bir koşu ekmeğini hazırlamaya gittim. O çoktan üzerini değiştirmiş, panayıra gitmek için takım taklavatlarını hazır hale getirmişti. Gözlerinden anlamıştım ne anlatmak istediğini ki o da beni anlamış olmalıydı. Görünmezlik zırhlarımızı takıp sarılmıştık çoktan, martılar dahi görmeksizin. Ne deniz hissetmişti ne de sahil kenarları. Aslında ne yalan söyleyeyim, ben bile hissetmemiştim. Zaten en güzel hisleri hissetmek olanaksız değil midir? En güzel hisler hissedilse her yerde o hissin aynısını aranacaktı. En iyisi güzel bir şey olduğunu bilip en ufak dokunuşların olmamasıdır, biliyorum.

** 

Birkaç yüzyıl dahi görmesem annemi her an tanıyabilirdim. Bakışları esrarengiz ve gözlerinin torbalı anatomisi geçkindi. En büyük hayallerimden birisiyse annem ile birlikte panayıra gitmekti. Ve hayallerim gerçek oluyordu. İşte bu sefer gerçekleşiyordu forslanmış düşlerim. Yarım saat sonra annem ayaklandı. Arkasından ben de ayaklandım ve yarım saat boyunca konuştuğumuz o sohbetin verdiği dalgınlıkla çıkış kapısını buldurmaya çalıştım.

 “Oğlum, nerededir bu panayır, biliyor musun yerini?”

 “Anne, tamamen hayallerimi içeren patikanın ana caddesinde, ilk sapakta desem ve oraya ancak seninle birlikte girebileceğimizi söylesem inanır mısın?” 

 “Hayır yavrum. Hiç sanmıyorum.” 

 “Ben de öyle düşünmüştüm zaten. Beni takip et anne.” 

 Annemin benim için endişelendiğini acıklı bakışlarından hissedebiliyordum. Aldırmadan gülüyor, sanki her saniyemi hayatımın son anıymış gibi yaşıyordum. Yolun ayrımlarına geldiğimizde ne yazık ki buraya nasıl geldiğimi ben de hatırlayamaz oldum. Burada yol yok muydu? Nereden gidecektik biz? Aniden çalılıkların arasından gelen hışırtıyla irkildim. Annem donakalmış bir şekilde kafasını kötüye yoruyor, ben ise görmezden gelmeye çalışıyordum. Bir anda başında yılbaşı şapkası, ağzında da öttürünce ses çıkaran, adını ve varoluşunu bilmediğim alet ile fırlayıverdi.

“Merhaba dostlar! Nasılınız bakalım? Ben de tam sizi bekliyordum.” 

“Nasıl yani? Ne demek istiyorsun be adam?” diye sert bir cevap verdim.

 Enerjikti, hem de çok enerjikti. Yüzünden mutluluklar akıyordu. Beni uzun bir müddet inceledi.

“Şöyle ki küçük adam; bu sapaktan çıkış yok. Burada mahsur kaldın. Gerçek yaşamına nasıl döneceksin, hiç düşündün mü? Ama karşında görmüş olduğun bu cesur adam sizleri kurtarmaya geldi. Hem de kazarak. Dua et ki küçük adam, ben, senin hayallerinde yaşamayı sürdürüyorum. Hayalindeki o mutlu anları biriktirdiğim, topladığım adamım.”

“Peki geriye nasıl dönebileceğiz?”

“Kazarak, küçük dostum. Amma velakin sadece senin hayallerinin olduğu sapağa kadar eşlik edebilirim. Sonrasını sizin bulmanız gerekecektir.”

Başımla adamı çaresizce onayladıktan sonra kazma işlemlerine başladık. Annem olaylara anlam veremediği için şaşkınlıktan ağzını açmakta zorluk çekiyordu. Biraz kendine geldikten sonra, toprağı kazan bize eşlik etmeye başladı.

Kazdık, kazdık. Sabahlara kadar kazdık. En sonunda açmış olduğumuz tünel hayallerime ulaşmıştı. Toprağın altından ışığa doğru yardımlaşarak kendimizi dışarıya attık. Bu uzun yolda bize eşlik eden adamla çok iyi anlaşmıştık. Bize hayatını, nasıl buralara geldiğini anlattı. Aynı şekilde bizde ona her şeyi anlattık. Hiçbirimizin normal bir yaşantısı yoktu, çok net belliydi. 

Nihayet hayalimdeki binmek istediğim oyuncak tam karşımda duruyordu. Annem ile oraya binmek, deliler gibi uçmak istiyordum. Dünya üzerinde birçok yaşanmışlık söz konusuydu. Üzülenler, mutlu olanlar, mutlu olmaya çalışanlar ve daha niceleri. Newton ne kadar öne sürse de evrende tek bir dünya yoktu. Her insan bir dünyaydı ve insanoğlu kendi dünyalarını şekillendirmek için meşguldü. Aslında kimse işsiz değildi. Vasıfsız eleman diye tanık konulan o işçi sınıfları halbuki bir hayat sahipleriydi. Kimse bu topraklara sahipsiz gelmedi, dedi gondolda çalan bir şarkı. Sadece para kazanamıyordu onlar. Kazançları ya sevindirici bir haberdi yahut ölüm haberiydi. Tek elde tuttukları şey birer his idi. Ben ona hisçikler diyorum. En büyük his ölüm hissiydi. Aşk, dostluk gibi kavramların ölümün yanına bile yaklaşamayacağını söyleyebilirim. Bir insanın en büyük sırdaşı düşleridir. Düşü ölü bir adam düşünebiliyor musunuz? Ya kadın? Milyonlarca dünya arasında sadece birinin gözlerinde takılı kalan, tutsak kalan çok insan gördüm. Dünyayı bir hiçe sayan... Annem, gözlerini ne vakit gökyüzüne kaldırsa kaşlarına astığı ölü düşlerini görüyordu. Görmesi gerekti çünkü ölen düşleri bir evladı gibi gözünün önünde olmalıydı. Anne binelim, ne olursun binelim.

Son hatırladığım bu cümleydi ve son gördüğüm görüntü ise annemin gülümseyerek başını onaylar gibi sallamasıydı.

***
Haber Bültenleri: Lunaparkta dehşet verici bir kaza ile beraberiz. Gondol, şehrin akşamüstüne doğru arıza dolayısıyla çalışır vaziyette kazaya sebep oldu. Rayından çıkıp savrulan gondol yüzünden iki kişi hayatını kaybetti. Bir anne ve erkek çocuğu. Sağlık ekibinin yaptığı ilk müdahalenin ardından ambulansla Devlet Hastanesi’ne kaldırıldılar. Ancak, doktorların tüm müdahalesine karşın kurtarılamadılar. Lunapark işletmecileri gözaltına alındı. Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi.

-Barış Taşkın