Zelzele


Güneşin pek ala bulaşmadığı kuytu bir binanın köşesinden sırtı kambur kır saçlı bir adam belirdi. Yerde kirli bir battaniyenin üzerinde oturmuş elinde bundan bir kaç gün önce çöpün yanında bulduğu kitabı inceliyor, ara ara kitabın kapağına bakıp düşünüyordu. Sabahın soğuk esintisi yüzüne tıpkı bir bıçak gibi kesik atıyor ince paltosu onu pekte sıcak tutmuyordu. "Ziyanı yok" diye düşündü adam bir kaç parça eşyasını kurcalayıp içi eski ve yırtık kitaplarla dolu kumaş yığınını sırtladı. Yolda ağır ağır yürüdü. İstanbul bir gariptir. Eğer bu Şehire uzaktan bakarsanız görkemli ve ışıltılıdır. Eğer içine girip en derinlere, en diplere yürürseniz içinde nice hikayeler barındırdığına şahit olursunuz. o günde her gün yaptığı gibi kitap satmak için İstanbul'un işlek caddelerinden birine doğru yürüdü. etraftaki insanlar hızla geçip gidiyor herkes acele bir işi varmış gibi davranıyordu "hah" diyordu adam "şuna bak sanki dünyayı kurtarıyor yeni yetme" her gün yaptığı gibi o günde sokakta rast geldiği kedi köpeklere mama verip güvercinlere yem attı. her vakit okuyan ezanı dinledi, türbelerin önünden geçti turistleri izledi biraz sonra acıktığını anlayıp son 26 yıldır haftada bir kez uğradığı çorbacıda sıcak bir tarhana içti. öğlen olmuştu. arabaların geçtiği, seyyar satıcıların olduğu uzunca bir yola girdi. her gün oturduğu aktarın önüne kurulup kitaplarını dizdi. bir kaç genç birde babasına hediye olarak kitap almak isteyen bir çocuk geldi. adamın bugün pek keyfi yok gibiydi. kitapların arasına sakladığı kalınca bir defteri narince çıkarıp son sayfalarını açtı. kurşun kalemin ucunu sivrileştirip son yazılarını yazmak istedi. içi yazı dolu defterin son yapraklarını da sulu bir gözle yazıp son cümleyi ekledi:

"Ölüm bir zelzeleydi. müzeyyeni 29 yıl önce  benden alan zelzele onu soğuk toprağa beni ise daha soğuk olan insanlığa mahkum etmişti. görüşmek üzere müzeyyen belki daha güzel bir yerde günahlarımızdan temizlenmiş şekilde yan yana uyanırız."

Gözünde birikmiş bir kaç damla yaşı silip öylece saatlerce oturdu. bugün eski bir tarihi roman ve iki çocuk kitabı satmıştı. insanların ona acıdığı için kitaplarını alması hiç hoşuna gitmiyordu. bugün işinden biraz kırgın birazda sinirli ayrıldı. yolda yürürken bir arkadaşına denk geldi. hasan şöyle demişti adama "bugün bir tuhaf görünüyorsun vallahi hasta filan mısın?" yolda yürürken aklına bu sözler gelmişti gerçekten hasta mı görünüyordu. içini bir korku ve endişe sardı acaba dedi "acaba ben bugün ölecek miyim?" aniden yolunu değiştirdi gençlerin çok takıldığı gazino ve kafe dolu bir sokağa girdi. kitaplarını biraz önce bir çöpün yanına bırakmış elinde sadece o yazı dolu kalın defteri vardı. işlek bir kafenin önünde durup kafasını içeri uzatıp birini aradı. uzun uzun bekledi orada. hava kararmış etraf kalabalıklaşmıştı şimdi nasıl olurda tek mirasını ortada bırakabilirdi. öyle emindi ki öleceğinden içi içini yiyordu ama öleceği için değil defterini emanet edeceği kimse olmadığı için.  "AHMET" sesi oldukça gür çıkmıştı. koşar adım ona doğru yaklaşan bir gence seslenmişti.

  • "Ahmet oğlum demek buradasın"

Ahmet endişeli gözlerle yaşlı adama bakıp kolunu tuttu.

  • "Aman dayı ne oldu senin bu saatte burada ne işin var?"
  • "Ahmet ben ölüyorum" 

Uzunca bir sessizlikten sonra Ahmet alayla güldü.

  • "Ah be dayı ne ölmesi durduk yere beni de korkuttun"

Elindeki defteri ona uzatıp avuçlarının içine bıraktı. 

  • "lütfen bunu kızıma ulaştırır mısın? bu senden ilk ve son arzum" 

Bunca yıldır evi olan sokaklar ona yarenlik eden kitapları ve beslediği hayvanlar o gece yaşlı adamın kriz geçirip bir sokak lambasının altında ölü bulunmasıyla yapayalnız kalmıştı. o gün adam öleceğini hissetmiş kitabını tamamlamış son kez hayvanları beslemişti. ölüm öylesine gerçek ve kaçınılmaz bir son ki ister dünyanın en kötü en gaddar insanı olun isterse de en iyi en dindar insanı bir gün sizde soğuk toprağın tadına bakacak onun acı kokusunu ebedi mahkum kalacaksınız. aylar sonra hasan yaşlı adamın tek kızını Kütahya'da bulup ona defteri vermiş hatta ikisi arasında güzel bir bağ kurulmuştu. adam deftere tüm hayatını ve karısı müzeyyenle arasında geçen tüm macerayı yazmış kızı için sadece 1 paragraf kaleme almıştı. şöyle demişti kızı için:

"Onu elime aldığım ilk günü hatırlıyorum pembe yanakları ve annesi gibi ela irice gözleri vardı. onun hakkında bildiğim tek şey Kütahya'da öğretmenlik yaptığı ve bademli çikolata sevdiğidir. şuan nerede veya ne yapıyor bilemiyorum eğer olurda okursa bir gün bunu onu çok seven bir babaya sahip olduğunu bilsin"

-Burcu Erşan