Başkalarının Zihninde Anı Yaratabilir miyiz?


Anılarımız bizim için çok önemli. Hafızamız, hayatımızı kolaylaştırmanın yanı sıra anılarımızı da saklayarak hayatımızın değerini bizlere hatırlatıyor. İyisiyle kötüsüyle anılarımız olmadan, geçmişi olmayan canlılar olurduk. Hiçbir şey öğrenemez ve kendimizi geliştiremezdik. Daha evrimsel açıdan düşünecek olursak, olası tehlikeleri hatırlayamaz ve risklere karşı daha savunmasız olurduk. Dolayısıyla anılara sahip olmak ve geçmişi hatırlamak, hem entelektüel hem de işlevsel açıdan bizler için büyük bir öneme sahip. Ancak anılarımız tamamiyle doğru mu? Anılarımıza tam anlamıyla güvenebilir miyiz? Daha da korkuncu, anılarımız değiştirilebilir mi?


Anılarımız Ne Kadar Doğru?

Anılarımıza çok güveniriz. Hatta anılarımızı arkadaşlarımız ve akrabalarımızın yanında kendimizi kaptırarak ve kendimizden emin şekilde anlatırız. O anları adeta tekrar yaşarız. Ve büyük ihtimalle, o anının tam olarak öyle gerçekleştiğini düşünüyoruz. Ancak işler tam olarak öyle gerçekleşmiyor. Hafızamız bir video kayıt makinası gibi çalışmıyor. Dolayısıyla olan biteni aslında olduğu gibi kaydetmiyor. Bunun yerine, aynı algıda seçicilik gibi, olayları seçerek hatta zaman zaman çarpıtarak kaydediyor. Dolayısıyla hatırladığımız tüm anıların aslında çok büyük bir kısmı hatalı. Böyle bir ortamda, yani kendi hafızanız bile size ihanet ediyorken başkalarının istediği türde anıları sizin beyninize yerleştirmesi gayet muhtemel. Peki bu nasıl oluyor? Neden anılarımızı tam olarak doğru şekilde hatırladığımızı düşündüğümüz halde aslında büyük bir kısmı hatalı? Bunu anlamak için öncelikle beynimizin nasıl çalıştığını ve hafızamızın nasıl oluştuğunu incelememiz gerek.


Hafıza Nasıl Oluşur?

Beynimiz tamamen sinir hücrelerinden oluşur. Sinir hücreleri arasında elektrik sinyalleri aracılığıyla iletişim gerçekleşir. Farklı sinir hücrelerinin farklı örüntüler halinde ateşlenmesi durumunda beyin aktivitelerimiz meydana gelir. Dolayısıyla hafızamız da beynimizin belli bölgelerinde çeşitli sinir hücrelerinin ateşlenmesi ve birbiriyle iletişime geçmesi aracılığıyla oluşur. Yeni bilgilerin gelmesi durumunda yeni beyin hücreleri oluşabilir. Bu şekilde aynı bilgisayarda kod yazmak gibi, sinir hücreleri ile yeni örüntüler oluşturulabilir ve farklı anılar farklı örüntülerle birlikte beynimizde kaydedilebilir. Aslında her şey burada gerçekleşiyor. Beynimizde yapılan kayıtlar, bir video kameranınki kadar detaylı ve net kayıtlar olarak gerçekleşmiyor. Beynimiz her zaman işlevsellikten yana çalışıyor. Dolayısıyla beyin, bir anıyı yeni örüntülerle birlikte kendi içerisine kaydederken, bu anının ana ögelerini kaydetmeye daha büyük özen gösteriyor. Dolayısıyla yaşadığımız anlar ortamın tam olarak kaydedildiği yaşantılar değil, sadece önemli ögelerin önemli kısımlarının beynimizde depolandığı yaşantılar olarak yer ediniyor.


Anılarımızın Detayları Nereye Gidiyor?

Peki anılarımızın sadece önemli kısımları kaydediliyorsa, detaylar neden kaydedilmiyor ve nereye gidiyor? Hayatımızın başından beri kaç dakika boyunca yaşadığınızı düşünün. Tüm bu dakikaların beyninize net bir şekilde kaydedildiğini, yani fiziksel olarak sinir hücreleri ile örüntüler oluşacak şekilde bulundurulduğunu düşünün. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Beynimizin ne kadar büyük olması gerekirdi? Bu örüntüleri içerisinde istediğimiz zamana, güne, saate, dakikaya gidebilir miydik? Tam bir kaos ortamı. Dolayısıyla beynimizin burada bir seçim yapması gerekiyor. Yani beynimizin aslında kaydedeceği anıyı seçmesi ve bu anıları en verimli şekilde kaydetmesi gerekiyor.


Beynimiz Hangi Anıları Kaydetmeyi Seçiyor?

Hatırladığınız anıları bir düşünün. Muhtemelen büyük kısmı yoğun duygular yaşadığınız anılar olacaktır. Çok korktuğunuz anlar, çok mutlu olduğumuz anlar, şaşırdığınız anlar gibi. Aslında sadece bu bilgiyle bile beynimizin yoğun duygular yaşadığı anları daha güçlü şekilde kaydetme eğiliminde olduğunu bilebiliriz. Bir diğer etmense zaman. Eğer yaşlanmadıysanız, yakın zamana dair sahip olduğunuz anıların sayısı eski zamanlara dair sahip olduğunuz anıların sayısından daha fazla olacaktır. Çünkü beyin yaşlandıkça anı yazma kabiliyetini kaybedecektir ve deposunda eski zamanlara ait bolca anı bulunduracaktır. Dolayısıyla bir anı ne kadar eski tarihte yaşanmışsa, silinmiş olma riskinin de o kadar yüksek olduğunu düşünebiliriz. Yani yakın zamanda yaşamış olduğumuz yoğun duygulanımlı anılarımız aslında en güvenilir analarımız olarak karşımıza çıkıyor. Ancak yapılmış olan bazı araştırmalar bu anıların dahi aslında o kadar da güvenilir olmadığını gözler önüne serdi.


Anılarla İlgili Yapılan Araştırmalar

Anılarla ilgili yapılan çeşitli ve çarpıcı araştırmalar bulunuyor. Bunların biri, araba kazası yapılmış olan bir ortamda kazayı izleyen bireylere yönelik soru sorulmasını içeriyor. Soruda, kazada ne kadar cam kırığı gördükleri soruluyor. Ancak bu soru farklı kişilere iki farklı şekilde soruluyor. Bir gruba “kazada cam kırığı var mıydı?” şeklinde, diğer gruba ise “cam kırıklarının miktarı ne kadardı?” şeklinde soruluyor. Verilen cevaplarsa oldukça çarpıcı. Kazada cam kırığı olmamasına rağmen “cam kırığı var mıydı?” sorusuna ‘evet’ diyen kişilerin yanında pek çok kişi de “ne kadar cam kırığı vardı?” sorusuna cam kırığının olduğu yönünde cevaplar verdi. Korku hissinin yaşanmasına ve kazanın sadece birkaç dakika kadar önce gerçekleşmesine rağmen insanların neden hatalı cevaplar verdiğini açıklamanın ise birkaç yolu bulunuyor.


Anılarımız Neye Göre Değişiyor?

Bu araştırmada, insanların kazada cam kırığı olduğunu düşünmesinin birkaç sebebi bulunabilir. Bunların ilki, ‘kaza’ olayının insan beyninde tanımlanmış olma şekli. Araba kazası, insan beyninde cam kırıklarının da olacağı bir durum olarak tanımlanmış olabilir. Dolayısıyla kazalarda cam kırıklarının olması neredeyse kesin gözüyle bakılacak bir olaydır. Bundan dolayı, beyin bu anıyı tekrar çağırırken detaylara cam kırığı eklemiş olabilir. Bunun yanında, cam kırığının olaya dair bir detay niteliği taşıması da bu bilginin beyinde net şekilde kayıt edilmemesine sebebiyet vermiş olması oldukça mümkün. Bu kazayı izleyen beyinler ileride cam kırıklarının durumuna dair bilgiye ihtiyaç duyulup duyulmayacağını bilmiyordu. Dolayısıyla işlevsel bir bakış açısıyla, can kırıklarına yönelik bu bilgi aslında kayıt edilmemişti ve bu bilgiye ihtiyaç duyulduğu sırada cam kırıklarına dair olan boşluk, beyin içerisinde bulunan ‘kaza’ olayına ait normlarla dolduruldu.

Ancak tüm bunlarla birlikte insanların sorulara vermiş olduğu cevapları etkileyen bir kalem daha bulunuyor. Sorunun sorulma şekli. “Cam kırıkları var mıydı?” sorusuna “evet” diyen kişilere kıyasla “ne kadar cam kırığı vardı?” sorusuna cam kırığı olduğu yönünde cevap veren kişilerin sayısı çok daha fazlaydı. Çünkü ikinci soru, ortada cam kırığı olduğu alt mesajını vermekle birlikte bunun miktarının ne kadar olduğunu soruyordu. Dolayısıyla bu soruyu duyan insanlar cam kırığı olduğunu kabul etme eğiliminde bulunuyordu. Yani karşımızdaki insanlara soru sorarken sorularımızı nasıl soracağımız büyük önem taşıyor.


Anı Yerleştirmek

İnsanlara sadece sorular sorarak bazı olguları kabul ettirmek üzerine çeşitli araştırmalar gerçekleştirildi. Bu araştırmalarda, az önce bahsettiğim kaza araştırmasına benzer şekilde alt mesaj içeren çeşitli sorular sorularak yol katedildi. Bu şekilde, insanların belli bir olguya veya belli bir anıya sahip olduğunu düşünmesi sağlanıldı. Aslında bu durum da bizlere beynimizin ne kadar güvenilir şekilde anı depoladığı konusunda güçlü sorular sorabilmemize sebebiyet verdi.

Anıların ne kadar güvenilir olduğu konusunda bilim dünyasında ciddi şüpheler bulunuyor. Hafızamız, evrimimizi bugüne kadar başarılı şekilde gerçekleştirebilmemize olanak sağladı. Bundan sonra da, anılarımızın ne kadar kırılgan ve yanıltıcı olabileceği bilinciyle birlikte hafızamızı kullanmaya devam etmeliyiz. Bu bilgilerin farkında olarak hafızamızın bize büyük hatalar yaptırmamasına dikkat etmeli ve hafızamızda son derece güvenmemeliyiz.

-Seda Akyol