Into the Wild (2007)


Mutluluk uçsuz bucaksız ormanlardadır,

Bomboş sahillerdeki coşkudadır.

İnsan elinin değmediği bir yerdedir,

Denizin diplerinde ve gürlemesindedir.

İnsanları severim ama doğayı daha çok severim…’ 

–Lord Byron


  Karşınızdaki kişiyi tanımaya çalışırken hiç: ‘Kitap okumayı mı tercih edersin yoksa kitaptan uyarlanmış olan filmini izlemeyi mi?’ diye kaçınız sormuştur bilemiyorum. Birinin, kendi hayal gücüyle; hem oyuncu, hem yönetmen, hem de müzisyen olabileceği epey zor görünse de hâlihazırda yapılmış olan bir filmi içselleştirip algılayabilmek daha zordur. Sanıyorum bu herkesin kendi kurgusuna olan aşinalığından. Lakin bu soruya ‘film’ cevabını verecek tonlarca insan için 'Into the Wild' filmi vasıtasıyla doğaya kaçacağımızı bildiriyorum, bazılarımız buna hapsolmak da diyebilir… Siz en iyisi, filmin en beğendiğim şarkısı olan Eddie Vedder’ın 'Society' şarkısını açın okumaya başlamadan önce.

  Amerikalı dağcı ve yazar olan Jon Krakauer, Chris McCandles’ın yapmış olduğu Alaska yolculuğunun uzunca bir süre saplantılı bir şekilde izini sürmüş ve 'Into the Wild' kitabını yazmış. Sean Penn’in yönetmenliğini yaptığı kült film gerçek bir hayat hikâyesine dayanıyor olması izleyicide büyük etkiler bırakmış. Biyografi türünde yazılmış olan eserin uyarlamasında McCandles’ı geçmiş ve bugün arasında unlinear bir bağ kurulmuş olarak izliyoruz. Kitabın ve dolayısıyla filmin de öznesi olan McCandles çocukluğundan beri maceraya olan tutkusuyla biliniyor, zincirlerini üniversiteden mezun olana kadar çok zorlamayan fakat daha da fazla zincire müsaade etmeyen bir genç. Mezuniyet hediyesi olarak arabasının değiştirilmesini öneren anne babasına karşı verdiği tepkiyle ‘eşyanın ve lüksün’ onu boğduğu da aşikâr hale geliyor. Kaçmak için hazırlandığı ve kendini, ne istediğini anlamaya çalıştığı yıllar boyunca okuduğu Lord Byron ve Henry David Thoreau’nun eserlerini ve fikirlerini kendine kılavuz belirliyor. Doğaya kendini keşfetmeye gidiyor. Hatta yeni bir hayata başlamak için kendine koyduğu bir ismi bile var: Alexander Supertramp (Süper Berduş). Bir roman kahramanı yaratıp serüven çiziyor ve bir görev/amaç belirliyor süper kahramanına: Alaska’ya gitmek.

  Hepimiz bazen hayatlarımıza yön vermek isteriz, kaderciliği bir kenara koyarak. Bazen bu kararları uygulamaya cesaret edemediğimizden, bazen de cesaret edemediğimizi kabullenmekten korkarak bahaneler arkasına saklanır ve erteleriz hayal ettiğimiz ne varsa. Üniversiteden yeni mezun bir gencin kariyerini, ailesini, düzenli ve durağan süreceği bir hayatı elinin tersiyle itip; sırt çantasına cesaretinden daha büyük bir şey koymadan yola çıkması sizi bilmem ama benim için büyüleyici bir şeydi. Eşyanın ve lüksün onu boğmasından söz ettiğimden dolayı hesabındaki parayı bir hayır kurumuna bağışlaması sizi şok etmeyebilir. Ama paranın maddeleşmiş anlamını dile getirişi sanıyorum birçok insanın ‘varoluş amacını’ sorgulamasına neden olacak. Mutlu olmak için mi para kazanıyoruz yoksa paranın verdiği o önüne geçilmez güç mü göz kamaştırıcı? Para ne zamandır araç değil de amaç oldu biricik yaşantımızda?

  1980-1990lı yılların gösterildiği filmde, teknolojinin günümüzdeki kadar gelişmiş olmamasına karşın Chris’in hiç cep telefonu olmamasını, insanlardan ziyade kendisiyle ve kafasının içindeki karakterlerle yaşamayı tercih ettiğini düşündürüyor bize. Magic Bus’ın önünde kendi kendine konuştuğunu yok sayarak sesini girdiği karaktere göre inceltip kalınlaştırmasıyla, tonlama ve vurgusuyla gerçekleştirdiği ilginç sohbet de bu düşüncemizi destekler nitelikte. Tabii o sohbet esnasında -kadın erkek ilişkilerinde örnek gördüğü iki kişiyi canlandırdığı bir konuşmada- Chris’in aile konusunda ne kadar hayal kırıklığına uğramış olduğunu ve hatalı olan ilişkilere maruz kaldığını görüyoruz; kadının dövüldüğü, metres olarak hamile kalması ile hor görüldüğü ve daima baskın bir karakter olan baba figürünün yarattığı korkuyu… Piç bir çocuk olarak dünyaya geldiğini bilmek ve bunu herkesten saklamak zorunda kalmak Chris’in kişiliğine bir şey eklerken, çocukluğundan da bir şeyleri eksiltiyor. Şimdi onun doğaya kaçışının tek nedeninin, mutlak doğrunun ve özgürlüğün doğada var olduğuna inanmasından kaynaklı olduğunu düşünemiyoruz. Geçmişinden, ailesinden, piç kimliğinden nefret ettiği için yeni bir isim ve karakterle doğmak istiyor doğada. Anne, baba, kötü anılar, kötü insanlar, kötü olan her ne varsa gerisinde bırakmak için kaçıyor… 

‘Dünya daha fazla beklemez.’ diyerek çıktığı yolda çeşitli insanlarla tanışıp, amacına ilerlerken o insanların hayatlarına ufak donuşlar yapmadan, iz bırakmadan ilerlemiyor. Bastığın kumda, yolda, denizde hatta zihinlerde bile ayak izini bırakabilmek sanırım dünyanın sahibi olmak kadar yüce bir şey. 

  Medeniyetten kaçışı, annesini hırpalarken babasının ‘Ben Tanrı’yım!’ sözlerine istinaden Tanrı’dan kaçışı ve doğaya sığınması, doğanın ona kucak açması özgürlük gibi görünebilir. Fakat Chris’in hiç hakkı yokken ve altından kalkamayacağı bir şekilde, bir nevi açgözlülükle koskoca bir geyiği öldürmesi hikâye boyunca keşke dediği tek nokta. Pişman olsa dahi zamanı geriye alamayacağından ve geyiğe can veremeyeceğinden, Tanrılaştırdığı doğa onu cezalandırıyor ve trajik bir son yazıyor öyküsüne. Doğayı anneymişçesine betimlemeyi seven yazarların aydınlattığı bu çıkmazda benim aklıma, hiçbir annenin çocuklarının ölmesine göz yummayacağı geliyor. Ve bu da doğanın anlaşılmaz bir labirente evirilip içerisinde hapsolduğumuz bir kafese dönüşmesine neden oluyor. Artık ölüm tuzağı. Doğanın intikam alabileceğini düşünmek çok mu hayalperest bir yaklaşım, bilemiyorum. Fakat doğayı keşfin ve maceranın, başlangıçta mükemmelmişçesine hikâyeleştirilip betimlenmesi sonrasında her şeyin tepetaklak olması insanı öylesine şaşırtıyor ki nedenler kafada uçuşup dururken insan saçma dahi görünse birine tutunmak istiyor. 

 Chris yirmi üç yaşında, belki de birçoğumuzun ölene dek yaşayamayacağı kadar ilginç anıya ve deneyime sahip olduğu için öldüğü yaşı sadece rakamlardan ibaret görmek gerekir bence. Mutluluğun keşfi sırasında yanlış yolda olduğumuzu çok geç anlamadan rotayı çevirebilmek ve yaşamayı sürdürebilmek umuduyla, iyi seyirler dilerim…

-Tuğçe Keleş